Hasan Hüseyin AKGÜN'ün kaleminden... Zamanı Kesmezsen, Zaman Seni Keser
ZAMANI KESMEZSEN, ZAMAN SENİ KESER
Harika bir cümle... Zamanın ötesinden günümüze gelen ve İbn Arabi’ye atfedilen bu söz tam olarak şöyledir: “Zaman bir kılıçtır; sen onu kesmezsen, o seni keser.”"Aman be, ne kadar uzun bir yazı!" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak "Suya Yazılan Yazılar" serisine devam etmenin elzem olduğunu düşünüyorum. Çünkü yüzyıllardır söylenen bu söz, bugün bize çok şey anlatıyor.Belki de hayatımızın en büyük yanılgısı, her şeyi ertelemek üzerine kurulu olmasıdır. Yapmamız, söylememiz ve öğrenmemiz gerekenleri; hatta bazen bizzat yaşamamız gereken hayatı bile sürekli “sonra”ya bırakıyoruz.Oysa insan, hayatının her evresinde olup bitenleri çoğu zaman en son duyan olmuyor mu? Söylenenler bize en son ulaşmıyor mu? Yaşananların farkına genellikle iş işten geçtikten sonra varmıyor muyuz? Evet, varıyoruz.Peki, bize vakfedilmiş bu güzel hayatı zamanı hoyratça harcayarak mı tüketmeliydik? Elbette hayır. Ancak zamanı yönetmek herkesin harcı değildir; buna ben de dâhilim. Zamanı doğru değerlendirmek ve elindeki imkânı geleceğe dönüştürmek her yiğidin harcı hiç değildir.Bugün bir saniyenin dahi hükmünü anlayamayan bir insanın, geleceğe hükmetmesinden nasıl söz edebiliriz?Bir kısım insan neden gecesini gündüzüne katıyor? Neden dünyanın bazı toplumları zamanı bir sermaye gibi görüyor; onu planlıyor, üretiyor, araştırıyor ve geleceğe yatırım yapıyor? Buna karşılık biz neden çoğu zaman günü kurtarmanın, anı tüketmenin ve “daha sonra yaparım” demenin kolaylığına sığınıyoruz? Bu atalardan kalan bir öğreti mi, yoksa sonradan edindiğimiz bir alışkanlık mı?Doğu ile Batı arasındaki gelişmişlik tartışmalarını yalnızca para, teknoloji veya coğrafya üzerinden okumak yeterli midir? Hayır. Belki de asıl mesele, Batı ile Doğu'nun zamanı nasıl algıladığı ve kullandığıyla ilgilidir. İnsanoğlu elindekinin değerini çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyor. Bu değer bazen bir yakınımız, bazen de denizden çıkan bir balık olabiliyor.Bugün sinema dünyasında devasa bütçelerle çekilen yapımlar konuşuluyor. Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi de bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak gündemimizde. Yüz milyonlarca dolarlık bütçelerden söz ediyoruz. Dünyanın bir tarafı bu bütçeleri dünyevi hevesler için harcarken, biz kapı komşumuzun yoksulluğunu gündemimize ancak meze yapabiliyoruz. Bir tarafta batıl, diğer tarafta Hak var; ya da en azından bizimkiyle Hak olduğunu düşünüyoruz.Bir düşünün… 250 milyon dolar.Bu paranın büyüklüğünü sadece bir film bütçesi olarak değerlendirmek yerine, başka bir pencereden bakalım. 250 milyon dolarla neler yapılabilir?Yüzlerce okul inşa edilip tam donanımlı hale getirilebilir.On binlerce aileye geçici veya kalıcı konut desteği sağlanabilir.Temiz su, kanalizasyon ve elektrik altyapıları kurulabilir veya onarılabilir.Gıda, ilaç ve acil sağlık hizmetleriyle yüz binlerce insana uzun süreli destek olunabilir.Savaşlardan ve yıkımlardan zarar gören yollar, sağlık merkezleri ve kamu binaları yeniden inşa edilebilir.Bunlar sadece ilk akla gelenler. Amacımız sinema düşmanlığı yapmak değil; insanın kendi zamanına, parasına ve dünyasına hangi anlamı yüklediğini sorgulamaktır.Bir tarafta milyarlarca dolarlık eğlence endüstrisi büyürken, diğer tarafta en temel ihtiyaçlarına bile ulaşamayan insanlar var. İnsanlık tarihinin en büyük bütçeli yapımları konuşulurken, öte yanda hayatta kalmak için ekmek, su ve ilaç arayanlar can çekişiyor. Asıl film bu; fakat görmediğimiz, hatta görmek dahi istemediğimiz bir film.Üstelik biz bütün bunları zamanla normalleştirdik. "Janjanlı" cümlelerle, "Of, bu sahneyi gördün mü?" ya da "Şurada ne yapmışlar!" diyerek her şeyi tükettik. Asıl tehlike tam olarak burada başlıyor: Zamanın girdabına kapılmış, mana âlemiyle bağını zayıflatmış ve hayatı yalnızca maddi ölçüler üzerinden değerlendiren milyonlarca insandan biri hâline geliyoruz. Dünyaya aşırı bağlanan, dünyalığı hayatın merkezine koyan insanlar, yani birer muhibbü’d-dünyâ oluyoruz.Bir tarafta insanlar yaşam mücadelesi verirken, diğer tarafta onların acılarını görmezden gelerek konforlu bir hayat sürmek insanlığımız açısından ne kadar kabul edilebilir? İnsan, varlığını sadece biyolojik olarak mı korur? Yoksa insanı insan yapan başka bir yönü daha var mıdır? Maneviyatından, vicdanından, merhametinden ve hakikat duygusundan kopan insanın, Kur’an’ın ifadesiyle “esfel-i sâfilîn” denilen aşağıların aşağısına sürüklenme ihtimalini ne zaman fark edeceğiz?Bir zamanlar çevremizde duyduğumuz bazı sözlere, yapılan şakalara veya sergilenen davranışlara tepki gösterirdik. Şimdi ise aynı şeyleri zaman içinde göre göre kanıksıyor ve alışıyoruz.Batı menşeli "carpe diem" (anı yaşa) öğretisi toplumsal dinamiklerimize entegre olurken; kendi kültürümüzdeki "Aman, dünyaya bir daha mı geleceğiz?" felsefesi de bu sekülerleşme ve dünyevileşme sürecine zemin hazırladı. Fakat bir şeyi unuttuk: Anı yaşamak, hayatın anlamını unutmak demek değildir. Bugünü yaşamak, yarını düşünmemek anlamına gelmez. Dünyadan nasibini almak, dünyayı hayatın tek amacı hâline getirmek hiç değildir.İnsan hem dünyayı imar edebilir hem de manasını koruyabilir. Hem çalışıp kazanabilir hem de kazandığının asıl sahibinin kendisi olmadığını bilebilir. Hem zamanı yönetebilir hem de zamanın kendisini tükettiğini unutmayabilir.Çünkü zaman gerçekten bir kılıçtır. Onu biz kullanmazsak, bir gün o bizi kesecek. Ve geriye dönüp baktığımızda belki de en büyük pişmanlığımız, sahip olduğumuz zamanla ne yaptığımız değil, neyi yapmadığımız olacak.Bugün hâlâ vaktimiz var. Hâlâ değiştirebilirsin. Hâlâ dünyaya faydalı olabilir, insanlara dokunabilir, kendini geliştirebilir ve mana âleminle bağını yeniden güçlendirebilirsin. Yeter ki zamanı tüketilecek bir meta değil, hesabı verilecek bir emanet olarak gör.Allah hepimizin bulunduğu yerde ayaklarını sabit kılsın, gönlümüzü dünyaya esir olmaktan korusun ve bize zamanı doğru kullanmayı nasip etsin.
Vesselam.
- Toplam 3 yorum
Adnan Metin 12:34 - 05 Ağustos 2026
Kalemine yüreğine Sağlık.
Oktay M. 08:11 - 05 Ağustos 2026
Üstad yüreğine sağlık
Büyükşehir 02:13 - 05 Ağustos 2026
Döktürmüşsun yine hasan abi.kalemine sağlık
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Tek Ayakkabı Hizmeti ve Kaybettiğimiz Vicdanımız 12 Eylül 2026 Cumartesi
- Aynı masaya oturamamak... 03 Eylül 2026 Perşembe
- 28 Şubat Özleminde Bugün 13 Temmuz 2026 Pazartesi
- Olimpus'un Çocukları ve Tanıdık Simalar 08 Temmuz 2026 Çarşamba
- Okyanusta Yüzüp Suyu Arayan Gafletimiz 05 Temmuz 2026 Pazar
- Altı Üstü Dünya İşte... 28 Haziran 2026 Pazar
- DENETLEYENLERİN DE DENETLENMESİ 22 Haziran 2026 Pazartesi
- Bu Ülkede İki Cephe Vardır 13 Haziran 2026 Cumartesi
- Merhamet ve Kalp 03 Haziran 2026 Çarşamba
- SON KİŞİ ÖLDÜĞÜNDE... 26 Mayıs 2026 Salı