Hasan Hüseyin AKGÜN'ün kaleminden... 28 Şubat Özleminde Bugün
28 ŞUBAT ÖZLEMİNDE BUGÜN
Yıl 1995... Temmuz'un 16'sı... Yer, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu mezuniyet töreni.
Koşuşturma, heyecan ve mezuniyet telaşı derken gözler kep giyme törenine çevrilmişti. Ancak salonda farklı bir hareketlilik vardı. Dönem birincisi Behiye Karadeniz ve iki arkadaşı, başörtülü oldukları gerekçesiyle idari yönetimin, "Siz hiçbir zaman yemin edemeyeceksiniz." tavrıyla karşı karşıya kaldılar.
Henüz 28 Şubat süreci yaşanmamıştı. Ancak tıpkı büyük fırtınaların öncesindeki sessizlik gibi, yaşananlar yaklaşmakta olan vesayet anlayışının ilk işaret fişeklerindendi.
Oysa 1990 yılında TBMM tarafından kabul edilen 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17. maddesi, "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir." hükmünü içeriyordu. Buna rağmen konu, dönemin ana muhalefet partisi SHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne taşındı. Ardından oluşan yargı içtihatlarıyla başörtülü öğrencilerin üniversitelere girişleri fiilen engellenmeye başlandı.
Yıllar geçti...
İktidarlar değişti. 2010 yılında YÖK'ün yayımladığı genelgeyle üniversitelerde kılık kıyafet serbestisi sağlandı. 2013 yılında ise kamu kurumlarında çalışan kadın personel için getirilen serbestlik, uzun yıllar süren bir tartışmayı büyük ölçüde sona erdirdi. O günden bugüne, münferit birkaç olay dışında ciddi bir toplumsal kriz yaşanmadı.
Demek ki sorun, özgürlük değil; özgürlüğe tahammül edemeyen zihniyetti.
Perşembenin gelişi gerçekten de çarşambadan belliydi.
Nitekim Kasım 1995'te, İstanbul Belediye Başkanlığı yapmış ve daha sonra politikaya atılmış bir kişinin, "Yetki versinler, türban sorununu bir günde çözerim." sözleri hâlâ hafızalardadır. Devamında dile getirdiği çözüm önerisi ise şuydu:
"Bana yetki versinler, üniversitede türbanı serbest bırakırım; ertesi gün de İmam Hatiplere kız öğrenci alımını durdururum. Böylece başörtüsü sorununu kökten çözerim."
Aradan yıllar geçti. Fakat bazı anlayışların tamamen ortadan kalkmadığını son günlerde bir kez daha gördük.Neden peki diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Şöyle ki : Başörtüsü sorununu bir günde çözerim diyen zihniyet, hali hazırda adı geçen üniversitenin mütevelli heyetinde ve onursal başkanlığı görevini ifaya devam ediyor.
Konunun özeti şu ; Yeditepe Üniversitesi'nden mezun olacak bir öğrencinin, Hûd Suresi'nin 112. ayetinde yer alan "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." ifadesini pankartına yazması ve bu pankartın alınmaya çalışılması, bunu engelleyemeyen aynı okuldan bazı öğrencilerin ise ayetin önüne geçerek pankartı kapatmaya çalışmaları üzerine yaşanan tartışmalar, farklı düşüncelere tahammül meselesini yeniden gündeme taşıdı. Neticesinde YÖK soruşturma başlattı, üniversite de soruşturma başlattı. Hep birlikte bekleyip göreceğiz. Acaba verilecek karar, ifade özgürlüğü açısından "Evet, olması gereken buydu." dedirtecek mi; yoksa çoğu zaman olduğu gibi "Dağ fare doğurdu." mu diyeceğiz? Soruşturmalar burada dursun şimdilik.
Aslında üzerinde düşünülmesi gereken asıl soru şudur:
Yarın savcı, hâkim veya avukat olacak hukuk fakültesi mezunları, kendi dünya görüşlerine uymayan düşünce ve inançlara karşı aynı tavrı sürdürürlerse hukukun tarafsızlığı nasıl korunacaktır?
Hukukun görevi; kişinin inancını, kıyafetini ya da dünya görüşünü değil, hakkını savunmak değil midir?
Toplumun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede, Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin pankartta yer almasına gösterilen tepkiyi anlamakta zorlanıyorum.
Elbette herkes aynı düşüncede olmak zorunda değildir. Ancak ifade özgürlüğü yalnızca hoşumuza giden düşünceler için değil, katılmadığımız düşünceler için de geçerlidir.
Beni düşündüren bir başka husus ise şudur:
Bu bakış açısını oluşturan nedir? Üniversite ortamı mı? Arkadaş çevresi mi? Seküler kültürün etkisi mi? Yoksa başka sosyolojik sebepler mi?
Bu soruların önyargıyla değil, bilimsel yöntemlerle araştırılması gerektiğine inanıyorum.
Bir gerçeği de yeri gelmişken hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
"Bin yıl sürecek" denilen vesayet anlayışının önemli aktörleri artık tarihe karıştı. Ancak zihniyetlerin tamamen yok olduğunu söylemek de kolay değildir. Son zamanlarda sokakta, sosyal medyada ve kamusal alanlarda, geçmişte kaldığını düşündüğümüz bazı reflekslerin yeniden görünür hâle geldiğini maalesef gözlemliyoruz.
Bu nedenle hukuk devleti ilkesi daha da güçlendirilmelidir.
Hiç kimse, inancı veya düşüncesi sebebiyle baskıya uğramamalıdır. Aynı şekilde hiç kimse de hukuk dışına çıkma cesaretini kendinde bulmamalıdır. Kurallar kişilere göre değil, Anayasa ve kanunlara göre uygulanmalıdır.
Türkiye'nin yeniden eski vesayet tartışmalarına sürüklenmeye ne vakti ne de tahammülü vardır.
Herkes düşüncesini özgürce ifade edebilmeli; farklı görüşler hukuk zemininde bir arada yaşayabilmelidir. Keyfî uygulamalara izin verilmediği ölçüde toplumsal huzur güçlenecektir.
Yazımı, Kur'an-ı Kerim'de yer alan A'râf Suresi'nin 40. ayetiyle tamamlamak istiyorum:
"Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı kibirlenenler var ya, onlar için gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte biz suçluları böyle cezalandırırız."
Vesselâm.
- Toplam 5 yorum
Redak 15:07 - 10 Ağustos 2026
YÜREĞİ GÜZEL İNSAN SAĞOLASIN
Alp demir 12:31 - 17 Temmuz 2026
Kesinlikke dogru
Necati 19:01 - 13 Temmuz 2026
Tebrikler Hasan Bey.
Oktay M.. 12:39 - 13 Temmuz 2026
Kalemin dert görmrsin
Nihat 08:25 - 13 Temmuz 2026
Yüreğine sağlık kardeşim
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Tek Ayakkabı Hizmeti ve Kaybettiğimiz Vicdanımız 12 Eylül 2026 Cumartesi
- Aynı masaya oturamamak... 03 Eylül 2026 Perşembe
- Zamanı Kesmezsen, Zaman Seni Keser 04 Ağustos 2026 Salı
- Olimpus'un Çocukları ve Tanıdık Simalar 08 Temmuz 2026 Çarşamba
- Okyanusta Yüzüp Suyu Arayan Gafletimiz 05 Temmuz 2026 Pazar
- Altı Üstü Dünya İşte... 28 Haziran 2026 Pazar
- DENETLEYENLERİN DE DENETLENMESİ 22 Haziran 2026 Pazartesi
- Bu Ülkede İki Cephe Vardır 13 Haziran 2026 Cumartesi
- Merhamet ve Kalp 03 Haziran 2026 Çarşamba
- SON KİŞİ ÖLDÜĞÜNDE... 26 Mayıs 2026 Salı