Vira Bismillah...
28 Ocak 2026 02:15

Hasan Hüseyin AKGÜN Güncel Kocaeli'de... Vira Bismillah...

Farklı bakış açıları ile akıcı yazılarını birleştiren isim Hasan Hüseyin AKGÜN; bundan sonra siz değerli Güncel Kocaeli okuyucuları ile buluşuyor...

 

Vira Bismillah…

Öncelikle yeni bir sabahın, yeni bir yazının ve yeni bir ihtiyacın hasıl oluşundan hareketle kadim dostuma teşekkürü borç bilirim.

Bir akşam üzeri çalan telefonuma baktım. Arayan, kader ortağım diyebileceğim kadim dostum Mustafa’ydı. Uzun zaman olmuştu hasbihal etmeyeli. Telefona cevap vermemle birlikte, nefessiz başlayan bir muhabbetin fitili ateşlenmiş oldu.

Muhabbete kısa bir ES verdiğimiz anda, net ve sade bir soruyla karşılaştım:
“Köşe yazar mısın?”

Hiç düşünmeden verdim cevabı: “Tabii ki.”
Ne olabilirdi ki en fazla? 

Hele de bu köşe uzun zamandır takip ettiğim ve ciddi bir ivme yakalamış olan Güncel Kocaeli İnternet Sitesi’nde yazı yazma teklifi olunca. Her babayiğide nasip olmaz dedim ve bu yazı var ya bu yazı, Naçizane o babayiğidin ilk yazısı olması hasebiyle; çok ayrıntıya girmeden, ayarında bir kupleyle başlamak istedim.

Bu minvalde yazılarımız;
kimi zaman gündem,
kimi zaman siyaset,
kimi zaman siyaset üstü konular,
kimi zaman da anın ağırlığı üzerine olacak.

Bunu yaparken çoğu zaman iğne–çuvaldız ilişkisi içinde, ama ağırlıklı olarak çuvaldızı kendimize batıracağız. Gündemin neredeyse ışık hızına eşdeğer olduğu bu günlerde, fikir alışverişini ve gündem değerlendirmelerini merkeze alan bir çizgide durmaya gayret edeceğiz. Suya sabuna dokunan bir kalemle yolumuza devam edeceğiz.

Herkesin bir çizgisi vardır. Kimininki kalın, kimininki ince… Kimi de orta yolu tutar. Bizim çizgimiz ise “ortaya karışık” olacak; çizgimizden sapmadan, bir fikir telakkisi ekseninde, zülfü yâre dokunarak ilerlemek niyetindeyiz.

“Ol” deyince olduran bellidir. Mesele, olduranın emrini içselleştirebilmektir.
Niyetimiz halis, akıbetimiz hayır olsun inşallah.
Vira Bismillah…
Eveeet… Nerede kalmıştık?

“Nerede kalmıştık?” derken, sanki yıllardır mektuplaştığım bir dosta sesleniyormuşum gibi bir hâletiruhiyeye kapılıyorum. Oysa mesele bir sohbetin devamı değil; belki de uzun zamandır yarım kalan bir düşüncenin yeniden hatırlanmasıdır.

Herkesin bir gündemi var. Ama çoğu zaman bu gündem, yaşadığımız hayatı anlamaktan çok, ona katlanma biçimimizle ilgili. İnsanların ruhlarını göremiyoruz; fakat yüzlerinde gezinen ifadeler, iç dünyalarının yüksek çözünürlüklü bir mutluluk taşımadığını fısıldıyor. Dışarıdan bakıldığında çoğumuz, düşük çözünürlüklü bir hayatın içinde, bulanık bir görüntüyle ilerliyoruz.

Asıl mesele şu soruda düğümleniyor:
Bu bulanıklık nereden geliyor?

Hayatı siyah-beyaz yaşayanlarla, onu binbir gece masalı gibi deneyimleyenler arasında gerçekten bu kadar büyük bir mesafe mi var? Yoksa fark dediğimiz şey, yalnızca bakış açısının yönünü değiştirmekten mi ibaret?

Belki de sorun, kimsenin ilk adımı atmak istememesidir. Çünkü ilk adım, sorumluluk ister. Sorumluluk ise insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir. İnsan, çoğu zaman başkalarını suçlamayı; kendini anlamaya tercih eder. Böylece hayat, yavaş yavaş renksizleşir. Siyah-beyaz bir filme dönüşür ama kimse perdenin önünden kalkıp projektöre bakmayı düşünmez.

Sokaklara bakıyorum.
Birbirini gören ama duymayan kalabalıklar…
Yan yana yürüyen ama temas etmeyen hayatlar…
Herkes haklı. Herkes kendince haklı.

“Bir tek ben haksızım” demek geliyor içimden.
Ama bunu demek de ağır geliyor. Çünkü haksız olmak, cesaret ister. İnsan önce yanılabileceğini kabul etmelidir. Oysa çağımız, yanılmayı değil; yüksek sesle haklı çıkmayı ödüllendiriyor.

Yazarlar, çizerler, konuşanlar… Onlar da bu cenderenin dışında değil. Kalem tutan el, her zaman hakikati değil; çoğu zaman kendi haklılığını yazıyor. O yüzden “ben haksızım” cümlesi, en nadir kurulan cümlelerden biri hâline geliyor.

Belki de hepimiz, görünmez bir cenderenin içinde yolumuza bakıyoruz. Başımız önde, gözümüz yerde… Yukarı bakmak riskli, durmak tehlikeli, düşünmek yorucu geliyor. Oysa insanı insan yapan tam da bu durup düşünme hâli değil mi?

Belki de çözünürlük meselesi teknik değil; ahlâkidir.
Belki hayat, 4K olmadan da anlamlıdır.
Ama insan, kendi iç karanlığını aydınlatmadan hiçbir çözünürlüğe ulaşamaz.

Ve belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten daha renkli bir hayat mı istiyoruz,
yoksa siyah-beyaz alışkanlıklarımızdan vazgeçmeye mi cesaret edemiyoruz?

Güncelleme: 28 Ocak 2026 02:30
BENZER HABERLER
Site sol
X